Hâlâ saklambaç oynayan çocuklar var mı, bilmiyorum. Lâkin yetişkinlerin "oyunlarını" gördüğümde kimi zaman, "sobe" dememek için kendimi güç tutuyorum. Hiçbir sözcük durumu ondan daha iyi ifade edemiyor çünkü o hallerde. Senin sanki beni düşünüyormuş gibi gösterip "yardımıma" çağırdığın, aslında kendi gözünün önünde olmasını istediğin "suç ortağın"... SOBE.
Sen, yerine geçmek istediğin kişinin yakınlarıyla, "içeriden" bilgi sızdırmak için dostluk ediyorsun... SOBE.
Sen, ancak bizim çözebileceğimize inandığın bir sorunun olduğunda arıyorsun bizi... SOBE.
Senin bana yaklaşman benim vasıtamla bir başkasına ulaşmayı tasarladığından... SOBE.
Sen, kimsenin şahit olmadığı anlarda sinsice sokuşturduğun sözlerin ve davranışlarınla sonunda zıvanadan çıkarttığın insanı o haliyle kalabalıklarla karşı karşıya bırakıp, en masum yüzünü takınarak çekiliyorsun geriye...SOBE.
Sen, istediklerini elde etmek uğruna başlangıçta her sözü verip sonra kıvırttığında buna "aşk" gibi, "özlem" gibi bahaneler uyduruyorsun... SOBE.
Sen, beni aldattığın kişiyi bana sevdirmeye uğraşıyorsun... SOBE.
Sen, birisini çok özel bulduğundan söylediğin hissini verdiğin sözleri herkese söylüyorsun... SOBE.
Sen, kendi çıkarına olan şeyleri karşındakinin iyiliği için yapıyormuş kisvesine büründürüyorsun... SOBE.
Sen, âlicenap tavırlarını etrafındakileri hükmün altına almak gayesiyle sürdürüyorsun... SOBE.
Sen, varlığının seni gölgede bıraktığını sezdiğin hemcinsini karalamaya, bulunduğun ortamdan uzak tutmaya çabalıyorsun... SOBE.
Sen, birisine haset gittiğinde ona dair tatsız yakıştırmalar yapıyorsun... SOBE.
Sen, senin tutumun yüzünden mutsuz olan birinin mutsuzluğuyla dalga geçiyorsun... SOBE.
Çocukların mâsumâne "çanak çömlek patlatmalarına" benzemiyor büyüklerin hesaplı, planlı kandırmacaları. Hayat saklambaç oyunundaki sâfiyeti taşımıyor. Bir kez "ebe" olduysanız hep öyle kalmanız bekleniyor. "Gözlerinizi kapatıp sayın" diyorlar : Bir, iki, üç... beş... on... Hiç bitmiyor bu, bir karabasan gibi sona geldikçe yeniden başa dönülüyor; bir, iki... beş...
Biz sayıyoruz; onlar bilmediğimiz bir oyunu oynamaya devam ediyorlar.
"Önüm, arkam, sağım, solum SOBE!" diyorum ve ben bu oyunu bırakıyorum.







Sıradan olmaktan bir günah gibi kaçarken, aleladeliğin kapanına tutulmak en acıklısı değil midir? Ve bunun farkında olmamak. Başkalarıyla birlikte kendini de kandırmak. O sıradanlığın en katmerlisi televizyon formatlarında, basın organlarında, sanat dallarında hatta bilim konularında dal budak sararken, onlara ayak uydurmak.

Niçin susar insan? Belki de başlangıçta, konuşmadan da anlaşabildiği birilerinin var olduğunu sanmasından, öyle ummasından. Sonra bir gün konuşmayı denemiştir büyük ihtimalle; çaresiz kaldığından, ‘kendini ifade et’ kültürünün dayatmasında safça, onu anlamalarına izin vermediğini düşünüp kendisini suçlayarak.































